13 Kasım 2012 Salı

"Ruh İkizi" iticisin kabul et

Çok şükür anne karnının tüm konforlarından tek başıma faydalandım. İstediğim gibi yayıldım içeride, yemeğimi falan da kimseyle paylaşmak zorunda kalmadım. Evet farklı zamanlarda eski evimde başka misafirler de olmadı değil. Ama iyi haber şu hiçbirimiz orada karılaşmak zorunda kalmadık.

Anlaşıldığı gibi ikiz kardeş sahibi olmak pek istediğim bir şey olmazdı.  Hele bir de aileniz ikizleri tıpatıp aynı şekle sokma hastalığından muzdaripse iyice sıkıntı. Aynı benim gibi görünen, benim gibi giyinen, benim gibi konuşan ,muhtemelen isminin de benimkinden farkı birkaç harfle sınırlı olan birini istemediğim gibi aynı benim gibi düşünen, davranan, aynı olaylara aynı tepkileri veren birini de istemezdim. İstemiyorum da. Evet ruh ikizim her neredeysen seni bulmak istemiyorum!

Ben galatasaraysam o fenerbahçe olsun, ben karadenizsem o ölü deniz olsun, ben sütlü kahveysem o sade kahve olsun....Yazdıklarım yanlış anlaşılmasın.Mazoşist görünümlü, bencil ruhlu biri değilim efenim.

Bir ilişkiden sizin ne beklediğinizi bilemem. Kendiminkini söyleyeyim, ben zıtlıkları severim. Düşünsenize ruh eşimi bulsaydım ikimizde çen çen konuşurduk o zamanlar da beni kim dinleyecekti sorarım size? Ya da çikolatayı en az benim kadar sevseydi kalan son çikolata için "this is Spartaaaaaa" şeklinde naralar atıp savaşmak hep yorucu olmaz mıydı? 

Demem o ki, aşk romantizm bla bla evet iyi hoş da sonsuza kadar sürmeyecekleri garanti.O zaman baş başa kaldığımda eğlenebileceğim biri olsun isterim yanımda. Ki o kişiyle de birbirimize öğreteceğimiz, anlatacağımız farklı şeyler olmazsa birbirimizden sıkılmamız an meselesidir.

Mükemmel ilişkinin formülünü veriyorum sizlere... Boşuna karşınızdakini mutlu etmek için her şeye evet, tamam, bence de gibi şeyler söyleyip, ruh ikizi rolüne girmeyin.

1.Saygı (Evet efenim,kesinlikle sevgiden de aşktan da öndedir saygı)
2.Sevgi
3.Aşk(uzun sürmez, İsviçreli, bilim adamı diye geçinip hep en boş şeyleri araştıran, amcalara göre 2 yılmış ömrü)
4. Kesinlikle farklılıklar.(Kişiliğinin güzelliği, içinde barındırdığı detaylar, onunla ilgili  her şey hep merak uyandırmalı,hep sizi şaşırtmalı)

Ruh ikizim gördüğün gibi sıralamamda öncelikli değilsin, hadi başka kapıya.





12 Kasım 2012 Pazartesi

Mevsimlerden Sonbahardayım


Foto: ysmony

Kasım ayı artık kışın soğuk yüzünü gösterir oldu. Güneşli, sıcacık günlere elveda... Bu sabah uyandığımda içimdeki inanılmaz yazma isteğinin biraz da bu kapalı, yağmurlu havadan kaynakladığını düşünmekteyim. Ne kadar da melankoli kokuyor etraf.  İçimde deli gibi bir yazma arzusu, bir dışa vurum ya da sadece yatışma arzusu..

Ne yazmalı, nereden başlamalı?

Sonbahar...

Sonbaharın rengini severim aslında. Yeşil yapraklar önce yerini sarının güzel bir tonuna bırakır daha sonra turuncuya çalan sıcak bir renge... Sarının neden ayrılık rengi olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben bunu hep sonbahara bağlarım. Yaprak ağaca veda etmeden önce sararır. Bir nevi kendini ayrılığa hazırlar. Sarı= Ayrılık.

Ve sonra toprak turuncu, kahverengi yapraklarla dolup taşar. İşte o zaman elime fotoğraf makinesi alıp ağaçlık yerlere koşarım.

 Doğa ana her halinle güzelsin..

Gözümde canlanan karede banklarda yalnız oturan insanlar var. Etraf dökülmüş yapraklarla dolu.. Sizce de her yer melankoli kokmuyor mu sonbaharda?

Şimdi de yağmur başladı. Cama vuran yağmur damlalarını seyre daldım. Cama çarpıp aşağı doğru süzülüşlerini izlerken kafamı pencereden dışarı uzatıp gökyüzüne baktım.. Hepsi yüzlerce binlerce metre yukarıdan koşarcasına aşağı iniyorlar. Acaba bir yağmur damlası kafasını çevirip yanında aşağı koşturan diğer damlaya hiç bakıyor mudur? Yoksa gerçekten hiçbiri diğerine değmeden mi geliyorlar yanımıza. Her yer yalnızlık dolu, her yer. Yağmur = Yalnızlık

İşte böyle yağmurlu bir sonbahar gününde bünyemin istedikleri neredeyse hep aynı olur:

1. Battaniyenin altından çıkma!
2. Kitabını okurken sıcak bir kahve yudumla...
3. Neden bir film izlemiyorsun?

İçten bir not: battaniyem, sıcacık, şefkatli birer kol gibisin:)

Sonbahar= Evle daha fazla haşır neşir olmak

Şimdi sıcacık bir yaz günü olsaydı, güneş yukarıdan hepimize gülümserdi.

"Haydii kalk. Napıyorsun bu havada evde?" derdi sanırım oradan bana. Kalk. İnce bir elbise giy, saçlarını topla, gözlüklerini de unutma. Gez, toz, bolca fotoğraf çek ve dondurma ye.

İtiraf etmeliyim ki yazın sıcaklığını şimdiden özlemeye başladım...


7 Eylül 2012 Cuma

Değişken Ruhum



Eskiden gittiğim küçük, şirin bir kafe vardı.Bazı geceler canlı müzik yapılırdı burada. Kendisi gibi de küçük bir sahnesi vardı. Sahnede yan yana sıkıştırılmış üç sandalyede ; gitar çalan çocuk, yan flüt çalan güzel bir kız ve şarkılar söyleyen başka  bir güzel  kız vardı.

İşte o gece yine o kafedeyim. Üst katta oturuyorum, sahne aşağıda. Dışarısı soğuk, tam anımsayamıyorum belki kasım belki aralık. Sahnenin arkasındaki camdan bakıp dışarıdaki yağmuru gördüğümü hatırlar gibiyim. Müzisyenler henüz sahneye çıkmamış,ben sıcak kahvemi yudumlarken damlalara dalıp gitmişim. O an aklımdan hiç bir şey geçmiyor sadece , damlalar ne kadar da yalnız aslında diyorum kendimce.

Derken müzik başlıyor. Şarkımız Sezen Aksu'dan . Vazgeçtim...

Melodilerin sıcaklığı ortama yayılırken beni de  bir hüzün alıyor. Şimdi sevgilisinden ayrılmış bir kadın oldum, onun ruhuna büründü ruhum. Hiç tanımaz elim ellerini diyor güzel kız, bilmez yüreğim bilmez yüreğini. Bütün şarkıyı yaşıyorum orada. Daha sonra yeniden aşka tutulan bir kadın oldum, yeniden aşk acısı çektim, meleklere söz verdim derken herkesten her şeyden korkar oldum, inanmaya olan inancımı yitirdim.

Bütün bunlar dinlediğim her şarkıyla değişti. Hepsine eşlik etti benliğim.Çalan melodiye binip uzaklara gittim, uzaklarda o şarkıyı yaşadım, o şarkıyla hüzünlendim, o şarkıyla uçarı bir sevda kuşu oldum, tekrardan güldüm geçtim.

Her şarkıya ayak uydurup değişen ruh halim...

Bir gün dünyadaki en mutlu insanmışcasına yaşarken ertesi gün ya da birkaç saat sonra derin sessizlikler taşıyan biri olmama şaşırıyor insanlar.  Çünkü onlar durağan olabilmeyi başarmışlar bir kere. Benimse her zaman derinlerde saklı hüzünlerim var. Her an su yüzüne çıkabilir ve beni sarabilirler. Uzun süren sessizliklerim olur o zaman. Uzaklara dalarım. Deniz kıyısına gidip öylece otururum saatlerce. Ya da eve gidip insanlardan yalıtılmış bir köşe bulur kitabımı okurum, kahvemi yudumlarken.

İnsanların her gün benden mutlu olmamı beklemesi, benim her gün mutlu olabilme ihtimalimden bile daha saçma. Nasıl her an mutlu olabilir ki bir insan? Ya da neden her sessizliğin açıklanması gerektiği düşünüyorlar. Bazen sadece susup yaşamak onların da içinden gelmiyor mu hiç.

Evet bazen kimseyle konuşmak istemediğim doğrudur. Elime bir kağıt bir kalem alıp kendimle konuşurum o zamanlar. Arayı çok açmamak lazım. İnsan kendine nasıl da uzaklaşabiliyor bazen...